N. Emrah Aydınonat |

Ders Günlükleri: İktisadi Büyüme | Modeller ve Yöntem | Diğer günlükler: Okuma Odası | Accomp[m]ania | İktisat Günlüklerinden Seçmeler | Nurses Care |



Rethinking Expertise


Ben okuma listeme ekledim. Belki sizin de ilginizi çeker:

Collins, Harry and Robert Evans (2007) Rethinking Expertise, The University of Chicago Press.

Scientific American'da yayınlanan Harry Collins röportajını okumak için tıklayın!

Posted by N. Emrah AYDINONAT Cumartesi, Mayıs 10, 2008 0 yorum Bu yazıya verilen bağlantılar  



Mutlu musunuz?

Cevabınız ne olursa olsun, okuyun: http://www.nybooks.com/articles/21197

Posted by N. Emrah AYDINONAT Cumartesi, Mart 15, 2008 0 yorum Bu yazıya verilen bağlantılar  



Orhan Pamuk: Elçi mi Numaracı mı?

Claire Berlinsky, Globeandmail.com'da "Orhan Pamuk: Elçi mi yoksa Numaracı mı?" başlıklı bir yazı yazmış. Hamburger'in yanında ayran içerken Batı ile Doğu'nun arasında kalmanın ağırlığını hissedip bunalıma giriyorsanız, bu yazıya bir göz atın.

Genel olarak Orhan Pamuk'u severim, ama bu yazıda dile getirilen eleştirilerin bazılarına katılmamak mümkün değil. Bakın Berlinsky, Öteki Renkler'le ilgili ne demiş:

"But the rest of the book is the kind of thing you can only publish if you have won a Nobel Prize and feel entirely confident that no matter what you say, everyone will buy it and the critics will be too afraid to point out the obvious: Sometimes it is best to keep your interior life to yourself."
Beni bu yazından haberdar eden Aykut Kibritçioğlu'na teşekkür ederim.

Posted by N. Emrah AYDINONAT Çarşamba, Aralık 26, 2007 0 yorum Bu yazıya verilen bağlantılar  



A Farewell to Alms

Gregory Clark, A FAREWELL TO ALMS: A Brief Economic History of the World, Princeton University Press.

Gregory Clark'ın yeni kitabını satın alınacak/okunacak kitaplar listesine aldım. Belki sizin de ilginizi çeker.

Benjamin M. Friedman'ın kitapla ilgili değerlendirme yazısını okumak için tıklayın!

Taylor Cowen'in yazısına da göz atın!

Gregory Clark'ın web sitesinde kitapla ilgili diğer değerlendirme yazılarını bulabilirsiniz.

Eğer kitabı okumadan önce Clark'ın makalelerini okumak isterseniz. Bence şu makaleden başlayın:

Survival of the Richest. The Malthusian Mechanism in Pre-Industrial England” (with Gillian Hamilton) Journal of Economic History, 66(3) (September, 2006): 707-36.

Diğer makalelerine ulaşmak için tıklayın.

Posted by N. Emrah AYDINONAT Pazartesi, Aralık 10, 2007 0 yorum Bu yazıya verilen bağlantılar  



Son Okuduklarım!

Okuduğum her kitap hakkında ayrıntılı yorum yapacak zaman bulamıyorum. Bu sebeple bu sayfada son okuğum bazı kitaplara not vereceğim. Zaman bulunca belki bu kitaplar hakkında daha ayrıntılı yorum yazarım. (Umarım bu sayfayı güncellemeyi ihmal etmem!)

Notlar şöyle: Çok kötü (*), Kötü (**), İdare eder (***), İyi (****), Çok iyi (*****), Mükemmel (******)

  • This is Your Brain on Music: The Science of a Human Obsession, Daniel J. Levitin, Dutton Adult, 2006 (******)
  • Undercover Economist, Tim Harford, Oxford UP, 2006 (*****)
  • How Rich Countries Got Rich ... and Why Poor Countries Stay Poor, Eric Reinert, Constable, 2007. (***)
  • Innovation and the State -- Development Strategies for High Technology Industries in a World of Fragmented Production: Israel, Ireland, and Taiwan, Dan Breznitz, Yale UP, 2007 (****)
  • The Market Way to Riches: Behind the Myth, Mario Amendola ve Jean-Luc Gaffard, Edward Elgar, 2006 (**)
  • The Economics of Keynes: A New Guide to the General Theory, M. G. Hayes, Edward Elgar, 2006 (**)
  • In Defense of Globalization, Jagdish Bhagwati, Oxford UP 2004 (***)
  • Küresel Isınma ve İklim Krizi, Ömer Madra ve Ümit Şahin, Agora 2007 (****)
  • 1453 Son Büyük Kuşatma, Roger Crowley, April Yayıncılık, 2006 (****)
  • The Economic Naturalist, Robert H. Frank, Basic Books, 2007. (****)
  • Suskunlar, İhsan Oktay Anar, İletişim, 2007. (*****)
  • 20. Yüzyılın Kısa Tarihi, Geoffrey Blainey, 1001 Kitap, 2007. (***)
  • Tanrı Yanılgısı, Richard Dawkins, Kuzey Yayınları, 2007. (****)
  • Savaşın Felsefesi, Çetin Veysal, Etik Yayınları, 2006 (***)

Posted by N. Emrah AYDINONAT Cuma, Aralık 07, 2007  



Süperkapitalizm

Robert B. Reich'in Supercapitalism: The Transformation of Business, Democracy, and Everyday Life adlı kitabıyla ilgili bir değerlendirme yazısını The New York Review of Books'ta bulabilirsiniz:

Tony Judt, "The Wrecking Ball of Innovation", The New York Review of Books, 54 (19) · Aralık, 6, 2007, http://www.nybooks.com/articles/20853

Kitabı okumadım ama ilk izlenimim şu: yukarıda bahsi geçen değerlendirme yazısını okumak, kitabı okumaktan daha faydalı olabilir.

Posted by N. Emrah AYDINONAT Pazar, Aralık 02, 2007 0 yorum Bu yazıya verilen bağlantılar  



Okumamanın Önemi

Ben okumadım ama belki siz The Economist'teki "Okumamanın Önemi" başlıklı yazıyı okumak istersiniz!

Posted by N. Emrah AYDINONAT Pazar, Aralık 02, 2007 0 yorum Bu yazıya verilen bağlantılar  



Douglass North'un yeni kitabı

Douglass North ve arkadaşlarının yeni kitabı ile ilgili bilgilere ve kitabın taslağına ulaşmak için tıklayın.

Posted by N. Emrah AYDINONAT Cumartesi, Ekim 06, 2007 Bu yazıya verilen bağlantılar  



Türkiye Nasıl Zenginlerşir?

Türkiye Nasıl Zenginleşir, Arman Kırım, Remzi Kitapevi, 2007

Bu kitap hem Türkiye'deki şirketlerin hem de ülkemizin genelinin nasıl zenginleşebileceği hakkında bir strateji sunmayı vaadediyor. Kırım'ın temel tezlerinden biri dünyada neler olup bittiğini anlamadan başarılı bir büyüme stratejisi geliştirilemeyeceği. Bu bağlamda, Çin'in, Hindistan'ın durumunu, olası bir küresel enerji sorununu ve teknolojik gelişmeleri (ve bunun gereklerini) iyice kavramadan Türkiye'nin ve Türkiye'deki şirketlerin nasıl büyüyebileceği ve zengileşebileceği hakkında fikir yürütmemiz gerektiğini söylüyor. Kırım, kitabın ilk bölümünü bu gelişmeleri anlatmaya, ikinci bölümünü ise bu bilgiler ışığında bir büyüme stratejisi geliştirmeye ayırmış.

Muhtemelen en iyi satanlar listesindeki yerini alacak olan bu kitabı okumaya henüz başladım. En kısa zamanda bitirip buraya kitapla ilgili görüşlerimi yazmaya çalışacağım. (Söz vermiyorum). Belki siz de bakmak istersiniz.

Posted by N. Emrah AYDINONAT Çarşamba, Eylül 26, 2007 0 yorum Bu yazıya verilen bağlantılar  



The Elusive Quest for Growth

The Elusive Quest for Growth

Economists' Adventures and Misadventures in the Tropics
William Easterly, 2002, [MIT Press]
.
Easterly'nin The Elusive Quest for Growth adlı kitabı iktisadi büyümenin kaynakları hakkında eleştirel bir yapıt. İktisatçıların ve genel olarak hepimizin iktisadi büyüme ve gelişme ile ilgili doğru bildiği yanlışları teker teker sergiliyor. Tasarruf-Yatırım-Üretim ilişkisinin iktisadi büyüme için elzem olduğunu mu düşünüyorsunuz? Eğitim iktisadi büyümeye yol açar diye mi düşünüyorsunuz? Az gelişmiş ülkelere yardım ederek büyümelerini sağlayabiliriz diye mi düşünüyorsunuz? Eğer öyleyse Easterly sizi biraz zorlayacak. Tasarruf-yatırım ilişkisinin düşündüğünüz gibi olmadığını, eğitimin her zaman iktisadi büyümeye yol açmadığını, dış yardımların ise az gelişmiş ülkeler için zararlı olduğunu iddia edecek. Bunu yaparken yerleşik iktisadi büyüme modellerini eleştirecek ve Live Aid konserlerinin bir işe yarayıp yaramadığı konusunda sizi şüpheye düşürecek. Eğer ülkeler arası gelişmişlik farkları ile ilgileniyor ve az gelişmiş ülkeler için neler yapılabileceği hakkında kafa yoruyorsanız bu kitabı mutlaka okumalısınız.
.
Kitaptan örnek bölümler
.
Yardım ve büyüme konusuyla ilgileniyorsanız şunlara da bakın:
Yarım işe yarayabilir mi?
Yardım ve büyüme konusunda bazı kaynaklar

Posted by N. Emrah AYDINONAT Cuma, Eylül 21, 2007 0 yorum Bu yazıya verilen bağlantılar  



Knowledge and The Wealth of Nations

Knowledge and The Wealth of Nations
David Warsh, 2006 [Amazon sayfası]
.
Knowedge and The Wealth of Nations kolay okunabilir bir modern iktisat tarihi kitabı. Kitap, Paul Romer'in iktisadi büyüme literatürüne yaptığı katkıların hikayesini anlatıyor.
.
Hikaye Adam Smith'in "toplu iğne fabrikası" ve "görünmez eli" ile başlıyor ve zaman içinde farklı açılımları olan (hatta birbiriyle çelişiyor gibi görünen) bu iki fikrin nasıl Romer'in katkılarında yeniden hayat bulduğunu anlatıyor. Warsh bir taraftan fikirlerin nasıl geliştiğini, bir taraftan da modern iktisatçıların gizemli dünyasını akıcı bir dille anlatıyor. Modern iktisata katkıda bulunmuş önemli iktisatçıların hayatları ve katkılarıyla ilgili birçok hikayeyi kitapta bulmak mümkün.
.
Kitabın ana teması, modern iktisatçılar tarafından her şeyin kendi kendine dengeye geldiği şeklinde algılanan görünmez el fikriyle azalan maliyetler, artan getiriler, dışlsallıklar ve çoklu denge kavramları arasındaki çelişki. Bir tarafta, ekonominin görünmez bir el tarafından tek bir optimal denge noktasına doğru hareket ettiğini ima eden neo-klasik iktisat modellerinin eksiklikleri vurgulanırken, diğer taraftan azalan maliyetler ve ölçek ekonomileri gibi olguların modern iktisat modellere girişinin hikayesi anlatılıyor. Hikayenin ilginç ve akıcı olmasının nedenlerinden biri, gerçek dünyayı ele almak için elzem olduğu açık olan bu fikirlerin modern iktisada girişinin o kadar da kolay olmamış olması. İktisatçılar, azalan maliyetler, ölçek ekonomileri ve dışşallıklar gibi kavramları içeren modellerle karşılaştıklarında büyük bir direnç göstermişler. Çünkü, bu fikirler hem her şeyin kendi kendine dengeye gelmeyebileceğini hem de bir denge noktasına ulaşılsa bile bu dengenin pareto optimal bir denge olmayabileceğini ima ediyor. Kitap, bu fikirleri iktisadi büyüme literatürüne sokan Romer'in beslendiği kaynakları ve yaşadığı sıkıntıları da güzel bir şekilde özetliyor.
.
Kısaca, Warsh, modern iktisadın tarihi (ve çelişkileri) ile ilgilenen herkesin okuması gereken bir kitap yazmış. Kitap, iktisadi büyüme ve iktisadi analiz tarihi derslerinde kullanılabilir.
.
Kitabın iki temel eksikliği var. Birincisi, Romer'in katkısına gereğinden fazla vurgu yapılıyor ve Romer'i modern iktisadın çehresini değiştiren bir adam olarak sunuluyor. Her ne kadar bu kuvvetli ve akıcı bir hikaye ortaya çıkarmak için gerekli bir vurgu olsa da kitabı okurken Romer'in öneminin abartılmış olduğunu unutmamakta fayda var. Asıl önemli olan, izlek bağımlılığı, çoklu denge, artan getiriler (azalan maliyetler) ve ölçek ekonomileri ilgili fikirlerin ana-akım iktisat modellerine girmiş olması ki bu konuda daha önemli katkılar yapmış birçok başka iktisatçı var. (Önemleri vurgulanmasa da bu iktisatçılardan kitapta bahsediliyor.) İkinci eksiklik ise kitapta bir kaynakçanın olmaması. Derslerde kullanılabilecek bu kitabın bir kaynakçaya sahip olmaması üzücü. Warsh, hikayesi için önemli olan temel makalelerden metin içinde bahsediyor ama faydalandığı kaynaklara atıf yapmıyor. Ancak eğer kitapta bashi geçen konular ile ilgili daha fazla okuma yapmak isterseniz, kitabın web günlüğünde (aşağıda) bir okuma listesi bulabilirsiniz.
.
Kitapla ilgili web günlüğü
Krugman'ın kititapla ilgili değerlendirmesi

Posted by N. Emrah AYDINONAT Cuma, Eylül 21, 2007 0 yorum Bu yazıya verilen bağlantılar  



Hemen Her Şeyin Kısa Tarihi

Hemen Her Şeyin Kısa Tarihi
Bill Bryson
Çev: Handan Balkara
2004, İstanbul: Boyner Yayınları
.
Bill Bryson’un “Hemen Her Şeyin Kısa Tarihi” adlı kitabıyla ilgili söylenecek çok şey var. Ama eğer tek bir cümle duymak istiyorsanız şunu söyleyebilirim: Eğer bir bilim tarihi kitabı okuyacaksanız (ve daha önce hiç bilim tarihi okumadıysanız) bu kitabı okuyun.
.
Bill Bryson, astronomiden kuantum mekaniğine, kimyadan jeolojiye ve paleoantropolojiden evrim teorisine bu dünya hakkındaki sınırlı bilgimizi mümkün kılan birçok araştırma alanındaki bulguları genel okuyucunun anlayabileceği bir dilde özetliyor. Üstelik bunu çok eğlenceli bir biçimde yapıyor. Kitap bilim adamlarının garip ama üretken dünyasıyla ilgili birçok anekdot ile dolu. Doğrusunu söylemek gerekirse kuantum mekaniği ile ilgili bir şeyler okurken gülebileceğim aklımın ucundan geçmezdi ancak Bill Bryson bunun mümkün olduğunu gösterdi. (Bundan önce okuduğum -- ya da okumaya çalıştığım -- kitap G. Hooft’un “Maddenin Son Yapıtaşları” adlı kitabıydı ve bu kitap beni yazarın tüm çabalarına rağmen atom altı parçacıkların gizemli dünyasında delirmenin eşiğine getirmişti.)
.
Dediğim gibi “Hemen Her Şeyin Kısa Tarihi” hakkında söylenecek çok fazla şey var. Bunun nedenlerinden biri kitabın, okuyup da bitirdiğiniz her bölüm sonrası etrafınızdakilere öğrendiklerinizi anlatmak için dayanılmaz bir istek yaratması. Diğer bir neden ise kitabın kaynakçası ve not bölümü hariç 419 sayfa olması ve başlığın ima ettiği gibi hemen her şeyden bahsetmesi. Sizleri bu kitap hakkındaki ve bu kitabın içeriği ile ilgili sayısız düşüncemle sıkmak gibi bir niyetim yok. Ama bu kitabı neden okumanız gerektiği ile ilgili birkaç şey söylemek istiyorum.
.
Bill Bryson’un kitabın girişinde mükemmel bir biçimde özetlediği gibi ortalama bir insan, (yani pek çoğumuz), üzerinde yaşadığı dünya, bu dünyanın içinde bulunduğu güneş sistemi ve güneş sistemimizin ait olduğu muazzam evren hakkında hemen hemen hiçbir şey bilmeden hayatını sürdürür. Bilgisizliğimiz bununla da kalmaz. Ne soluğumuz hava, ne sıcak yaz günleri serinlemek amaçlı içine daldığımız denizler ve göller, ne de etrafımızdaki diğer canlı türleri hakkında her hangi bir şey biliyoruz. Gündelik hayatımızın pratik sıkıntılarıyla uğraşırken bizi biz yapan şeyler ve yaşamamızı mümkün kılan diğer canlı cansız varlıklar hakkında hiçbir şey öğrenmeden ve daha kötüsü bu konuları merak etmeden yaşayabiliyoruz. Bu bilgisizliğimiz sayesindedir ki tarih boyunca binlerce hayvan ve bitkinin türünün tükenmesine, ozon tabakasının incelmesine ve vücudumuzdaki kurşun seviyelerinin artmasına neden olduk (Örneğin, bugünlerde de Çin’den gelen kurşun içeren oyuncakları çocuklarımıza hediye edip güzel bir iş yaptığımızı sanıyoruz). Bu bilgisizliğimiz sayesindedir ki bugün hala etrafımızdaki kaynakları bilinçsizce tüketiyoruz. Ve yine aynı bilgisizlik sayesinde dünyanın bazı bölgelerinde susuzluk tehlikesi ile karşı karşıyayız. İçinde yaşadığımız dünyada neyin nasıl gerçekleştiğini bilmiyoruz, ekosistemin bıçak sırtı dengesinden haberdar değiliz. Küresel düzeyde birkaç derecelik bir ısı farkının nelere yol açabileceğini hayal bile edemiyoruz. İşte Bill Bryson’un kitabı bize bilgisizliğimizden kurtulmak için bir fırsat sunuyor. Tabii kitap sadece doğal düzen ve küresel ısınma gibi konuları ele almıyor. Nereden geldiğimizi ve bu dünya hakkında neler bildiğimizi özetliyor. Bunu yaparken bu dünya ve evren hakkındaki bilgimizin ne kadar sınırlı olduğunu sayısız defa vurguluyor.
.
Hani bazı cingöz gazeteciler ünlüleri veya sokaktaki vatandaşı yakalayıp da “Cumhuriyet ne zaman kuruldu?”, “Adalet bakanının ismi ne?” falan gibi sorular sorup da bu soruların cevaplanamadığını görünce “yuh bunu bile bilmiyorlar ne hallere düştük” gibi sözlerle abartılı bir şaşkınlık sergilerler ya, aslında bu dünya ve evren hakkındaki bilgisizliğimiz daha abartılı bir şaşkınlığın nedeni olmalıdır. Örneğin, “yerküre kaç yaşındadır?”, “insanoğlu ne kadar süredir dünya üzerinde yaşıyor?”, “kütle çekimi nedir ve bizi nasıl etkiliyor?”, “atom bombası bu kadar büyük bir tahrip gücünü nereden alıyor?”, “güneş nasıl oluyor da sürekli ısı ve ışık kaynağımız olmaya devam edebiliyor, neden sönmüyor, yakın gelecekte sönebilir mi?”, “büyük bir göktaşı dünya üzerindeki hayatın yok olmasına neden olabilir mi?”, “küresel ısınma yeni bir buz çağına yol açabilir mi, nasıl?”, “deniz seviyesine yaklaştığımızda neden sıcaklığı daha çok hissederiz?”, “yaz yağmurları neden genelde diğer mevsimdeki yağmurlara göre daha şiddetli olur?” ve bunun gibi binlerce sorunun yanıtını bilmeden yaşıyoruz. Üstelik cevaplarını pek fazla merak da etmiyoruz. Peki ya bilim adamları bu soruların yanıtını nereden biliyor? Dünyanın yaşını nasıl ölçüyorlar, atomu nasıl parçalıyorlar? Bunları da bilmiyoruz. Bill Bryson bize bu soruların çoğunun cevabını veriyor ve bilim adamların bu soruları nasıl cevapladığını anlatıyor. Kitabı bitirdiğinizde ise dünya ve evren hakkında bir sürü cevaplanmamış sorunun yanına daha önceden sormayı bile akıl edemediğimiz yüzlerce cevaplanmamış soru ekleniyor. Bryson, hem bilgimizi hem de bilgisizliğimizi keyifli bir biçimde özetliyor.
.
Kitabı okurken, çoğu zaman hem bildiklerimize hem de bilmediklerimize şaşkınlığın eşlik ettiği bir hayranlık ve merak ile bakacak ve hülyalara dalacaksınız. Eminim ki bu kitabı okuyanlar başka (ve daha ciddi) bilim tarihi kitapları okumak için yanıp tutuşacaktır. Ama bunu yapmasanız bile bu kitabı okumak bile derin evrenimiz hakkındaki derin cahilliğimizden biraz olsun kurtulmak ve hala ne kadar az şey bildiğimizi görmek için bir fırsattır. Bu fırsatı kullanın. Göreceksiniz ki bonus veya maxipuanlarınızı kullanırken duyduğunuzdan çok daha büyük bir haz duyacaksınız.

Posted by N. Emrah AYDINONAT Çarşamba, Ağustos 08, 2007 0 yorum Bu yazıya verilen bağlantılar  



İlerlemenin Kısa Tarihi - R. Wright

İlerlemenin Kısa Tarihi

Ronald Wright
İstanbul: Versus Kitap
.
Jared Diamond'un Tüfek, Mikrop ve Çelik adlı kitabını okudunuz ve aynı yazarın Çöküş adlı kitabını okumaya niyet ettiniz. Ancak kitap uzun ve sıkıcı geldi. Bir türlü ilerleyemiyorsunuz. Ya da daha genel olarak, "gelişmiş toplumlar hangi hataları yapıp da kendi sonlarını yaratıyorlar?" sorusu sizi içten içe kemiriyor.
.
Yalnız değilsiniz. Sizin gibi pek çok insan var. Ronald Wright'ın İlerlemenin Kısa tarihi adlı kitabı derdinize derman olacak. Hem okuması çok kolay hem de 164 sayfa. Bu kitabı okuyarak Diamond'un Çöküş'ünü okumuş gibi olmayacaksınız elbette ama en azından temel argümanları az çok öğreneceksiniz. Gelişmiş toplumların ne tür tehlikelerle karşı karşıya olduğunu anlayacaksınız. Dahası bizi bekleyen tehlikeler karşısında da uyarılacaksınız. Hem belki bu kitabı okuduktan sonra Diamond'un kitabını okumak için gerekli enerjiyi de toplarsınız...
.
Pek tabii ki, Wright'ın kitabı, Çöküş'ün özetinden ibaret değil. Bu kısa kitapta çok daha fazlasını bulacaksınız. Nereden geliyoruz? Neyiz? Nereye gidiyoruz? sorularının cevaplarını öğreneceksiniz. Eğer evrim teorisi sizi rahatsız ediyorsa, kitabın nereden geliyoruz kısmı da sizi rahatsız edebilir. Ama sakın bu sebeple kitabı okumayı bırakmayın. Çünkü daha sonraki bölümler bu bölümden bağımsız olarak sizi ilgilendiriyor. Teknolojinin, iktisadi büyümenin öngörülemeyen sonuçlarından haberdar olacak ve öngörüsüz insanlığın tarihin her aşamasında bindiği dalı kestiğini göreceksiniz. Yerküreye nasıl zarar verdiğimizi, bizi bekleyen tehlikeleri öğreneceksiniz. Hatta bu kısacık kitapta bu kadar çok konunun ele alınmış olmasına şaşıracaksınız.
.
Kuraklığın, küresel ısınmanın, çevreye verdiğimiz zararların siyasetin gündemine giremediği bu günlerde bizi bekleyen bu tehlikeler hakkında bir kitap okumak istiyorsanız, bunu okuyun derim. İlerlemenin Kısa Tarihi başka bir sürü şey okumanız için vesile olacak iyi bir başlangıç kitabı.
.
Kitabın arka kapağındaki yazı yeterince çekici olmadığı için bana inanmayabilirsiniz. Bu sebeple kitaptan bir kaç alıntı yaparak ilginizi çekmeye çalışayım:
"Kimi yazarlar tarihe silahlar ve galipler açısından bakarak, kültürlerin
ve kıtaların gelişimlerinin farklılığını fazlasıyla vurgulamıştır. Beni asıl
şaşırtan -- ve aynı zamanda biz insanların ne tür bir yaratık olduğumuzu belli
eden -- şey ise ne kadar farklı kültürler ve ekolojiler içinde olursak olalım,
dünyanın dört br yanında, çok kısa zaman içinde, birbirimizden bağımsız olarak
benzer hataları yapıyor olmamızdır." sf. 62

"Toprağın ve suyun -- ve suyun koruyucusu olan ağaçların -- sağlığı
herhangi bir uygarlığın ayakta kalması ve başarılı olması için devamlı bir
temeldir." sf. 104

"Kapitalizm, ekonominin sonsuz olduğunu ve bu yüzden paylaşmanın gereksiz
olduğunu iddia ederek bizi, mekanik yaban tavşanlarının ardından koşan birer
tazı gibi daima ileriye doğru yönlendirmektedir. Yalnızca belli sayıda tazı
gerçek bir tavşan yakalayabilir, geri kalanlarsa düşene kadar koşmaya devam
eder. Geçmişte oyunu kaybedenler sadece yoksul olanlardı, ama bugün kaybeden
gezegenin kendisidir." sf.123
.
Bu kitapta Paskalya Adası ve Sümerler'in ekoloji kendini yenileyemediği için, Roma ve Maya'ların ise ekolojik taleblerinin yüksekliği nedeniyle nasıl çöktüğünü göreceksiniz. Sümerler'in hikayesi ise ayrıca ibret verici. İlk büyük sulama sistemini kuran Sümerler, ilk başta üretimi arttırmalarını sağlayan bu sulama sistemi nedeniyle (ekoloji kendini yenileyemediği için) açlıktan kırılmış... Bunu öğrenince "Sümerler'in hatalarını tekrar etmemeliyiz" diyeceksiniz ve ülkemizde bilinçsiz bir biçimde kurulan barajların ve bilinçsizce sulanan toprakların Sümerler'in hikayesiyle örtüştüğünü farkedeceksiniz. Özellikle Hasankeyf gibi miraslarımızı sular altında bırakacak olan projelerin vaat ettikleri verimi sağlamayacağını ve vaat edilen verim sağlansa bile bunun kısa dönemli olduğunu göreceksiniz. Hasankeyf'i sular altında bırakmak saçmalıktır diyeceksiniz... Yani umarım dersiniz. (Madem konuyu buraya getirdik, şu sitelere bir göz atın:http://www.hasankeyfesadakat.com/ & http://hasankeyf.itgo.com/)
.
Yazıyı kitapta aktarılan bir sözle bitirelim:
.
"Gereklilik, daima bir tiranın en önemli mazeretidir." John Milton.

Posted by N. Emrah AYDINONAT Çarşamba, Temmuz 18, 2007 0 yorum Bu yazıya verilen bağlantılar  



Kinyas ve Kayra


Kinyas ve Kayra
Hakan Günday
Doğan Kitap, İstanbul, 2000
.
Belki de çoğunlukla akademik metinlerle haşır neşir olmam nedeniyle okuduğum romanlardaki Türkçe anlatım bozukluklarına pek fazla önem vermem. Kötü kurulmuş cümlelerin bir kitabı okumamı engellemesi zordur. Bir şekilde, yazar ne anlatıyorsa ona yoğunlaşırım. Ancak, Hakan Günday'ın biraz sonra övmeye başlayacağım romanı Kinyas ve Kayra, ilk sayfalarında beni o kadar rahatsız etti ki kitaba bir türlü başlayamadım. Hayatımda ilk defa "yahu şu cümleyi keşke böyle kurmasaydın", "olmamış ki bu cümle" gibi düşüncelerle kitabı defalarca bir kenara koydum. Ne var ki, bu kitapta bir şey beni tekrar tekrar yeniden başlamaya itiyordu. Sonunda ilk sayfaları geçmeyi başardım ve Türkçe'siyle değil ama hikaye ve düşünceleriyle öne çıkan bir yazarla tanıştım.
.
Peki kitapta beni çeken neydi? Birinci etken sevgili arkadaşım Emre'nin övgü dolu sözleriydi. "O beğendiyse, muhakkak iyi bir şeyler vardır bu kitapta" diye düşündüm. İkinci etken ise Hakan Günday'ın Kinyas ve Kayra'nın ağzından aktardığı düşüncelerdi. Anlatım bozuklukları takıntımı aşıp kitabı okumaya devam ettikçe, bu düşünceler beni üniversite yıllarıma geri götürdü. O zamanlar felsefe okurken düşündüklerimi, roman okurken çektiğim sıkıntıları hatırlattı. Kinyas ve Kayra'nın hayat hakkındaki görüşlerinin kıyısından, köşesinden ve bazen de tam üstünden geçtiğim günleri hatırladım. Bilgi içeriği olmayan kitapları reddettiğim dönemlere geri gittim. Anarşist ve nihilist düşüncelerle dans ettiğim üniversite yıllarını yeniden yaşadım. Kinyas ve Kayra bir şekilde beni çağırdı ve kitabı okumaya devam ettim. Okudukça hikayeleri hoşuma gitmeye başladı, mekanlar ve olaylar zihnimde canlanmaya başladı. Öyle ki, kitabın ilerleyen bölümlerinde pek fazla anlatım bozukluğu göremedim. Hakan Günday, hikayesiyle ve düşünceleriyle anlatım biçimini kabul ettirdi. Hatta yavaş yavaş Kinyas ve Kayra'dan daha düzgün cümleler kurmalarını beklemenin saçma olduğunu düşünmeye başladım. Onlar kafayı Türkçe anlatım bozukluklarına takacak tipler değildi ki... Önemli olan hikayeleriydi, anlattıklarıydı.
.
Sonuç olarak, Kinyas ve Kayra'yı okuyun derim. Benim yaptığım hatayı yapıp, anlatım bozukluklarına takılmayın. Bırakın Kinyas ve Kayra sizi alsın, götürsün. Katılın onlara ve hayat hakkında düşünün. Göreceksiniz ki, bu macera size bir romandan istediğinizden fazlasını verecek.

Posted by N. Emrah AYDINONAT Pazar, Haziran 03, 2007 0 yorum Bu yazıya verilen bağlantılar  



Düşüncenin Coğrafyası


Düşüncenin Coğrafyası / Doğulular İle Batılılar Nasıl-Ve Neden-birbirinden farklı düşünürler?
Richard E. Nisbett
Varlık Yayınları
.
Prof. Nisbett'in bu güzel kitabı gözünüzden kaçmış olabilir. Aşağıdaki sorular ilginizi çekiyorsa, bu kitabı yaz okuma listenize alın derim.
.
-Kadim Çinliler neden Yunanlılar gibi geometride değil de sadece cebir ve aritmetikte başarılı olmuşlardır?
-Doğu Asyalılar bir nesneyi çevresinden soyutlamakta neden zorlanırlar?
-Batılı bebekler isimleri fiillerden daha hızlı öğrenirken, Doğu Asya'da neden tam tersi geçerlidir?
-Bu bilişsel farklılıkların ulluslararası siyasetin geleceği açısından ne gibi sonuçları olabilir? Bunlar Fukuyama'nın "tarihin sonu" senaryosunu mu, yoksa Hungtington'un "uygarlıklar çatışması"nı mı desteklemektedir?

Posted by N. Emrah AYDINONAT Cuma, Haziran 01, 2007 0 yorum Bu yazıya verilen bağlantılar  



Adam Smith's Political Philosophy


Adam Smith's Political Philosophy
The Invisible Hand and Spontaneous Order
Craig Smith
London: Routledge, 2006
Craig Smith'in bu kitabı Hume, Smith ve Hayek'in düşüncelerini etkili bir biçimde özetliyor. Ancak kitabın katkısı aşağı yukarı bundan ibaret. Bu düşünürlerin bilim, ahlak, kurumlar ve piyasa üzerine düşüncelerini öğrenmek isteyenler (ve yazarların orijinal eserlerini okumaya üşenenler) için faydalı bir kitap olduğu söylenebilir. Yazar, her ne kadar kitabın girişinde görünmez el ve kendiliğinden düzen kavramlarının analitik bir incelemesini yapacağını söylüyorsa da bunu yapmıyor. Ayrıca, başlıkta Adam Smith denmesi de sizi aldatmamalı. Kitabın yarısı Hayek ile ilgili. Dediğim gibi faydalı okuma ama literatüre bir şey katmıyor.
Bu kitap hakkındaki değerlendirme yazım, gelecek aylarda Journal of Economic Methodology'de yayınlanacak. İlgililere duyurulur.

Posted by N. Emrah AYDINONAT Salı, Nisan 03, 2007 0 yorum Bu yazıya verilen bağlantılar  



Understanding the Process of Economic Change


Elias Khalil, Douglass North'un Understanding the Process of Economic Change (2005) adlı kitabını eleştiren bir makale yazmış. Kitabı okuyanların bu makaleye bir göz atmasında fayda var.
Khalil, E. (2006) "The Roadblock of Culturalist Economics: Economic Change ´a la Douglass North", MPRA Paper No. 1045, Online at http:// mpra.ub.uni-muenchen.de/ 1045/
North'un kitabıyla ilgili birkaç değerlendirme yazısı aşağıdadır:
Will Wilkonson'un değerlendirme yazısı
Stefan Voigt'in değerlendirme yazısı
Stanley L. Engerman'ın değerlendirme yazısı
Alexander J. Field'in değerlendirme yazısı
Richard N. Cooper'ın değerlendirme yazısı

Posted by N. Emrah AYDINONAT Salı, Ocak 30, 2007 0 yorum Bu yazıya verilen bağlantılar  



Üçüncü Harname (Eşek Kitabı)


Üçüncü Harname (Eşek Kitabı)
Prof. Dr. Hayrullah Şanzumi
Pegasus Yayınları, İstanbul 2006
.
Prof. Dr. Hayrullah Şanzumi'nin "yazdığı" Üçüncü Harname, Şeyhi'nin ve Molla Lütfi'nin Harname'lerinin bir devamı olma iddiası taşıyor. Tahmin edeceğiniz gibi kitabın "yazarı" gerçek ismini kullanmamış. Hayrullah Şanzumi bir takma isim, bir mahlas, modern tabirle bir "nick". Ancak, kitapta yazarın orjinal katkısı yok denecek kadar az. Kitap, daha ziyade, içinden eşek geçen anektodların, hikayelerin ve şiirlerin bir toplaması niteliğinde. Şeyhi'nin ve Molla Lütfi'nin Harname'lerinin yanında, Mevlana'nın Mesnevi'sinden "eşek"li kısımları ve Aziz Nesin'in "eşek"li hikayelerini de içeriyor. Ahmet İnam'ın Bilim ve Ütopya'da yayınlanan "Eşek Aşkı" başlıklı yazısının (Mayıs 2000) tamamını da bu kitapta bulabilirsiniz. Kitabı okurken eğlenceli, ilginç ve düşündürücü birçok "eşek" hikayesi ile karşılaşıyorsunuz. Bunların hiçbiri yazara ait olmasa da kitap bunları biraraya topladığı için zaman zaman neş'eli bir okuma sağıyor.


Bir örnek:


"Ünlü Yeşilaycı Fahrettin Kerin Gökay, içkinin zararları konusunda konferans vermektedir. Dinleyenlere sorar: "İki kovadan birine su, diğerine rakı doldursak ve eşeğin önüne koysak, eşek hangisini içer?" Dinleyiciler hep bir ağızdan "suyu" diye cevap vermişler. Aldığı cevaptan memnun olan Gökay, bu defa "neden?" diye sorunca, cevap Neyzen'den (Neyzen Tevfik) gelmiş: "Eşekliğinden!"" sf. 90-91


Eşek ve eşeklikle ilgili bu türden fıkra, anektod ve hikayeleri birarada okumak istiyorsanız bu kitap ilginizi çekecektir.


Peki, kim bu Hayrullah Şanzumi? Yaptığım kısa ve verimsiz bir araştırma, Hayrullah Şanzumi'nin, kitabın girişinde "editörden" kısmını yazan Doç. Dr. Selahattin Özyurt olması ihtimalinin yüksek olduğunu düşünmeme yol açtı. Tabii bu savı destekleyecek yeterli delile sahip değilim. Bu sebeple, sadece "acaba o mu?" diye şüphe duyduğumu söylemek dışında bir şey yapamam. Bu şüpheyi destekleyecek tek veri Sakarya Rehberim sitesindeki bir yazıda Fatih Yıldız'ın şöyle bir söz etmiş olması: "Yazımıza Cemil Meriç’in bir sözü ile başlamıştık, Selahattin Özyurt Hocanın bir sözü ile bitirelim: “Yük eşeklerine binmeyi yasaklayan, kuşlara vakıf oluşturan bir medeniyetin anlamı nerede… İnsanları eşek yerine dahi koymayan Amerika’nın anlamı nerede…”" Fatih Yıldız'ın aktardığı bu söz, Prof.Dr. Hayrullah Şanzumi'nin sözlerine fazlasıyla benziyor... Ancak, görülen o ki üçüncü Harname'nin yazarının kimliği uzun süre bir sır olarak kalacak...


Son olarak, aklıma takılan soru ise şu: Acaba yazar Aziz Nesin'in ve Ahmet İnam'ın metinlerini kullanmak için bu yazarların yayın evlerinden izin aldı mı? Bu önemli çünkü, örneğin, Aziz Nesin hikayeleri kitabın 30 sayfasını oluşturuyor. Umarım almıştır...

Posted by N. Emrah AYDINONAT Pazartesi, Aralık 25, 2006 2 yorum Bu yazıya verilen bağlantılar  



Şeytanın Sözlüğü - Ambrose Bierce


Ambrose Bierce
Şeytanın Sözlüğü:
Toplumsal Değerlere Aykırı Düşünenlerin Kitabı
Çeviren: Cemal Atila, Omega yay., İstanbul 2005
.
Bierce'nin sözlüğünün gerçek bir sözlükten farkı bilmediğimiz kelime ve kavramları öğrenmek için bakılacak bir refrans kitap olarak değil, bizi bildiklerimiz hakkında yeniden düşünmeye zorlamak için yazılmış olması. Baştan sona doğru okunacak bir kitap değil ama her öğesi baştan sona düşünülecek bir kitap.
İşte kitaptan rasgele seçilmiş bir kaç alıntı:
  • İmgelem: Şair ile yalancının ortaklaşa sahip olduğu bir gerçekler ambarı.
  • Burun: İnsanın yüzünün, gözlerinin arasından başlayan ve bir kural olarak, başkasının işi içinde sona eren bir kabarıklığı.
  • Merak: Dişi aklın hoş olmayan bir niteliği. Bir kadının merakla lanetlenip lanetlenmediğini öğrenme arzusu, erkek ruhun en aktif ve doymak bitmez tutkularından biridir.
  • Basın: 'Biz' ve basımcının mürekkebi yardımıyla her şeyi abartan büyüteç özelliği gösteren bir makine; bir farenin cırlamasını, dile getirdiği her şeyi milletin (muhtemelen) nefesini tutarak takip ettiği bir başyazı aslanın kükremesine dönüştürür.
  • Rakip: Bizim arzu ettiğimizin aynısını isteyen alçak.
  • Yıl: Üç yüz altmış beş adet düşkırıklığından oluşan bir dönem.
"Ona her ne kadar Şeytanın Sözlüğü deniliyorsa da, satanist bir el kitabı olduğunu düşünüyorsanız yanılırsınız. O, Bierce'nin tüm yaşam bilgisini, yaşam tecrübesini büyük zevkle ve acımasız bir yaklaşımla değerlendirdiği bir yapıttır. Öyküleri ile korkutan yazar burada, acı mizahına dayanarak, bizleri güldürüyor ve düşündürüyor, yorumları ile kimi zaman ürpertiyor, kabul ettiğimiz
ve edemediğimiz durumların, fikirlerin, değerlerin karşısına oturuyor ve bunları yeniden düşünmeye zorluyor." Arka kapaktan.
İngilizcesi şurada: http://www.thedevilsdictionary.com

Posted by N. Emrah AYDINONAT Cumartesi, Aralık 09, 2006 0 yorum Bu yazıya verilen bağlantılar  



Gerçek Nasrettin Hoca!


Pertev Naili Boratav
NASRETTİN HOCA
Eylül 2006, Kırmızı Yayınları

Pertev Naili Boratav'ın "Nasrettin Hoca"sı Kırmızı Yayınlarından çıktı. Boratav'ın bu önemli çalışması bize bildiğimizden oldukça farklı bir Nasrettin Hoca portresi sunuyor. Yıllar önce Yapı Kredi Yayınları yönetimi bu kitabın dilini müstehcen bularak yayınlamama kararı almıştı. Belli ki bu karar bizi gerçek Nasrettin Hoca'dan "korumak" için alınmış bir karardı. Belli ki bizim Hoca'nın "edepsizlikleri"yle baş edemeyeceğimiz ve anomiye düşeceğimiz düşünülmüştü. Belli ki kültürümüzle ve tarihimizle yüzleşip, bir kez daha bildiklerimizin yanlış olduğunu görmemiz istenmemişti... Belki Enis Batur haklıdır, belki de "Türkiye kadar kendi kültürünü istemeyen ülke azdır" (önsözden).

Kendi tarihimizin ve kültürümüzün sevmediğimiz veya çirkin bulduğumuz yanlarını yok sayarak yaşamaya devam etmemeliyiz. Yok sayarak, olmamış gibi davranarak bir yere varamayız. İşte bu bağlamda Boratav'ın Nasrettin Hoca'sını okumak gerçeklerle yüzleşmeye başlamak için iyi bir adım olabilir. Belki Nasrettin Hocamızı olduğu gibi kabul etmeyi başarırsak kabul etmesi daha güç olan gerçekleri ortaya çıkarmak için çabalamaya cesaret edebiliriz.

Biz ki Namık Kemal'den önce Namı Kemal'in hikayelerini öğrenmiş, yabancılara dil öğretirken önce küfürlerimizi öğretmiş, stadyumlarda hiç durmadan dakikalarca küfür edebilen bir kültürün insanlarıyız. Varsın Nasrettin Hoca biraz edepsiz olsun, sövsün saysın, ne olur? Dünyayı işimize geldiği gibi anlamayı bırakmamızın zamanı geldi de geçiyor. Kazanın doğurduğuna inanıyorsak, ölebileceğini de kabul etmeliyiz.

Eğer Hoca'nın eşeğe ters bindiğine inanıyorsanız bir de şu fıkrayı dinleyin. [Aşağıdaki, fıkranın sansürlü halidir.]

"" Bir gün hoca mescidde eşek [ile cima ederken] üstine bir herif gelmiş. Hoca'ya: "Tü yüzüne" demiş. Hoca ayıtmış: "Elümde işim var; yoksa sana mescide tükürmeği öğredeyidüm" demiş. ""
[Boratav, P. N. (2006) Nasrettin Hoca, İstanbul: Kırımızı Yayınları, sayfa: 153, 138 no.'lu fıkra]


Enis Batur'un arka kapaktaki yazısı:

""
... “Nasreddin Hoca’yı böyle bilmezdik”. Bu cümle, ufkumuzda, “biz Hoca’yı böyle istemiyoruz”un bir çevirisi olarak belirdi aslında. Karagöz metinlerinde olduğu gibi ayıklanmış, aklanıp paklanmış, bu yoldan yükü atılmış bir “corpus”te uzlaşılmasıydı amaç; aşırılık fazlalıktı, halk kaynaklı bir bilgeliğin halkı korumak, ola ki kendinde korumak için törpülenmesiydi hedeflenen. Boratav’ın ulaştığı elyazmalarına şüpheyle bakanlar gördüm, duydum.

Tersine, kök kültürün açığa çıkarılmış bu boyutundan gönenç duymak gerekmez miydi? Yakası açılmadık Carmina Burana şarkılarının, Villon’un ağzıbozuk şiirlerinin, Gargantua’da patlayan şen bilim dilinin bir karşılığının bu topraklarda da duyulmuş, yayılmış olduğunu öğrenmekten bir gurur payı çıkaramaz mıydık? Olduysa bile, akıl erdirilmesi güç bir suskunluk eşliğinde olmuş olmalı: Boratav’ın Nasreddin Hoca’sıyla ilgili, on yıl içinde dişe dokunur bir yorum, bir çözümleme-değerlendirme girişimine rastlamadım.

... Nasreddin Hoca: Zaman zaman ne kadar çağdışı kaldığımızı gösteren çağdaşımız değil midir?

... Boratav’ın Nasreddin Hoca’sı, kültür birikimimizin bir avuç temel, kaynak metni içindeki yerinden bakıyor: Biz onu görebilecek miyiz, gözgöze duracak yürekliliği gösterebilecek miyiz – bu karşılaşmadan kazanımlı çıkıp çıkmamak hala elimizde.
""

Posted by N. Emrah AYDINONAT Pazartesi, Kasım 27, 2006 1 yorum Bu yazıya verilen bağlantılar  



Yardım: İşe yarayabilir mi?

William Easterly'nin yeni kitabı The White Man's Burden: Why the West's Efforts to Aid the Rest Have Done So Much Ill and So Little Good hakkında güzel bir değerlendirme yazısı için New York Review of Books'a bakmanız yeterli: http://www.nybooks.com/articles/19374 Soru şu az gelişmiş ülkelere yapılan yardımlar gerçekten işe yarıyor mu?

Jeffrey D. Sachs'ın William Easterly'e yanıtı: http://www.nybooks.com/articles/19721

Posted by N. Emrah AYDINONAT Pazar, Eylül 24, 2006 0 yorum Bu yazıya verilen bağlantılar  



Institutions and the Path to the Modern Economy (Avner Greif)

History of Economics Ideas dergisi için Avner Greif'in yeni kitabı hakkında bir değerlendirme yazısı hazırlıyorum. Ne var ki, Philip T. Hoffman benden önce davranmış. Siz aşağıdaki değerlendirmeyi okuyup biraz zaman geçirin. Benimki yolda.

Prof. Hoffman'ın değerlendirme yazısı.

Prof. Klein, Prof. Hoffman'ın değerlendirme yazısı hakkında EHNET'de yapılan kısa tartışmayla ilgili yorumunu şurada bildirmiş. Kısaca diyor ki Greif, "kendiliğinden düzen fikrini yanlış anlamıştır." Haklı.

Klein'in bu konuda güzel bir makalesi var: The Two Coordinations (pdf)

Bu arada şu blog'a arada bir göz atmakta fayda var: Organizations and Markets

Posted by N. Emrah AYDINONAT Pazar, Ağustos 20, 2006 0 yorum Bu yazıya verilen bağlantılar  



Freak-Freakonomics

Freakonomics (Görünmeyen Ekonomi) adlı kitabı okuduysanız, Ariel Rubinstein'in değerlendirme yazısına da bakmanızda fayda var: http://arielrubinstein.tau.ac.il/articles/FreakFreakonomics.pdf

Posted by N. Emrah AYDINONAT Çarşamba, Ağustos 16, 2006 0 yorum Bu yazıya verilen bağlantılar  



Görünmeyen Ekonomi - Freakonomics (S. D. Levitt & S. J. Dubner)

Görünmeyen Ekonomi
Dünya Gerçekte Nasıl İşliyor
Steven J. Levitt & Stephen J. Dubner
Boyner Yayınları, 2006

Levitt ve Dubner'in Freakonomics adlı kitabı Boyner yayınları tarafından Görünmeyen Ekonomi: Dünya Gerçekte Nasıl İşliyor başlığıyla yayınlandı. Uzun süredir Ney York Times en çok satanlar listesinde olan bu kitap, iktisatçıların gündelik hayatla ilgili problemlere nasıl baktığını gösteriyor. Kitap ilginç ve eğlenceli soru ve cevaplarla dolu. Örneğin, yazarlar kitapta uyuşturucu satıcılarının neden anneleriyle yaşadığını açıklıyor.

Genel okuyucu kitlesi için yazılmış olan bu kitap iktisat öğrencileri için de eğlenceli bir okuma olacaktır. Hatta onlar, bu kitaptaki incelemelerle derslerde öğrendikleri kavramlar arasındaki ilişkileri görebilecekleri için bu kitabı okurken daha çok eğlenebilirler.

Levitt ve Dubner, iktisat teorisiyle bu kitap arasındaki ilişkiyi görmemizi kolaylaştırmak için bir öğrenci rehberi hazırlamış. Kitabı okuyacak olan iktisat öğrencilerinin bu rehbere bir göz atmasında fayda var: http://www.freakonomics.com/pdf/StudentFREAKONOMICS.pdf

Yaz tatilinde iktisatla ilgili hafif bir kitap okumak istiyorsanız bu kitaba bir göz atın.

Posted by N. Emrah AYDINONAT Pazartesi, Temmuz 31, 2006 5 yorum Bu yazıya verilen bağlantılar  



Madde 22 - Catch 22 (Joseph Heller)

Joseph Heler – Madde 22
İthaki Yayınları, İstanbul, Mayıs 2006
618 sayfa. ISBN: 9752731813
Çeviri: Niran Elçi

[Bu, Portakal Suyu ve Madde 22 başlıklı yazının özetidir. Zamanınız varsa yazı burada]

“- Deli olan birisini görevden alamaz mısın?
- Tabiî ki. Almam lazım. Deli birini görevden almam gerektiğini söyleyen bir kural var.
- Orr deli mi?
- Kesinlikle.
- Onu görevden alamaz mısın?
- Tabiî ki alırım. Fakat önce benden bunu istemesi lazım. Bu kuralın bir parçası.
- Peki neden sormuyor?
- Çünkü deli. Onca tehlikeli uçuştan sonra muharebe uçuşu yaptığına göre deli olmalı. Tabiî ki onu görevden alabilirim. Ama önce bunu benden istemesi lazım.
- Görevden alınmak için yapması gereken tek şey bu mu?
- Bu. Yeter ki istesin.
- O zaman onu görevden alacak mısın?
- Hayır. O zaman onu görevden alamam.
- Bu kuralda bir bityeniği olduğunu mu söylemeye çalışıyorsun?
- Elbette. Madde 22. Çarpışma görevinden kaçmak isteyen biri gerçekten deli değildir.

Evet sadece tek bir bityeniği vardı. Madde 22’nin kendisi. Bu maddeye göre yakınındaki gerçek bir tehlike karşısında kişinin kendi güvenliğini düşünmesi rasyonel bir insan davranışıydı. Orr deliydi ve görevden alınabilirdi. Tek yapması gereken bunu istemekti; ama bunu istediği an, deli olduğu kabul edilmeyecek ve daha fazla görev uçuşuna çıkması gerekecekti. Orr, daha fazla görev uçuşu yaptığı taktirde deli, bunu yapmadığı taktirde ise akıllı kabul edilecekti, fakat akıllıysa uçmak zorundaydı. Eğer görev uçuşuna çıkıyorsa deli olmalıydı ve bunu yapmak zorunda değildi; fakat göreve çıkmak istemiyorsa, akıllı olmalıydı ve uçmak zorundaydı. Yossarian, Madde-22’nin mutlak yalınlığı karşısında derinden etkilenmişti, hürmetkâr bir ıslık çaldı.
‘Bu Madde 22, bayağı esaslı bir maddeymiş’ dedi.
Doktor Daneeka ‘Olabileceklerin en iyisi’ diyerek onayladı.” [1]

Aklî dengesi yerinde olmayan askerlerle ilgiymiş gibi görünen bu madde aslında doğrudan savaş denen olguyu özetliyor: Savaş saçma sapan bir kısır döngünün içine düşüp tanımadığımız insanları anlamadığımız nedenlerle öldürme durumudur. Karşımızdaki bizi öldürmeye çalıştığı sürece biz de onları öldürmeye devam ediyoruz ve sorunun sürekliliğini böylece sağlamış oluyoruz. Yani aslında savaş bir mantık işidir. Ancak, içinden çıkılmaz bir mantığı vardır: Madde 22!

Termodinamiğin İkinci Kanunu

Rakı sofralarının vazgeçilmez mezelerinden biri olan termodinamiğin ikinci kanununun sonuçlarından biri şudur: Herhangi bir sistemde düzen kaybolma eğilimi gösterir. Düzenin sürekliğini sağlamak için sistemde bir takım işlerin yapılması gerekir. İşte sabahları kalkıp işe gitmenizin, poğaça satın almanızın ve bazen de kedinizi beslemenizin temel sebebi budur. Bunları yapmazsanız düzeniniz bozulur, kediniz ölür. Eğer hepimiz böyle davranırsak yerküredeki toplumsal düzen yok olur. Düzenin sürekliği çalışmayı, bir tür iş gücünü gerektirir. İş, çalışma, enerji üretimi olmazsa sistem kaybolacaktır. Bu sebeple, canlı sistemlerin, ya da canlı organizmaların dengede olduğu tek durumun ölüm durumu olduğunu bile söyleyebiliriz – ki o zaman bile durmuyor doğanın çarkları, bu sefer siz enerji kaynağı oluyorsunuz, kalıntılarınızla dünya devrana devam ediyor.

Dedik ya savaş mantık işi diye, şöyle bir mantığı var: Toplumların düzen içinde olması için birilerinin bir şeyler yapması, bazı kuralların, kurumların ortaya çıkması, sonra da o kuralların uygulanması gerekir. Kuralların uygulanması ise çoğu zaman güç gerektirir. Toplumun iç düzenini sağlaması ve o düzeni koruması için çalışması şarttır. Mahkemeler ve hukuk sistemi kadar polis, asker, jandarma, diğer güvenlik güçleri ve bar kapılarındaki iri kıyım adamlar hep toplum içi düzeni yok olmaktan kurtarmak amaçlı çalışmakta. Küresel ölçekte ise küresel düzenin korunması için çalışılması gerekiyor. Uluslararası hukuk, Birleşmiş Milletler, NATO vesaire hep bu düzenin korunması için çalışan, iş, “enerji” üreten kurumlar. Çünkü termodinamiğin ikinci kanunu diyor ki eğer düzeni sağlamak istiyorsan çalışacaksın. Çalışmazsan düzen yok olur, kaos gelir, anarşik (!) bir yapı ortaya çıkar!

Enerjinin Kötüye Kullanımı ve Madde 22

Güç, kötüye kullanmaya müsait bir şeydir. İnsanın fiziksel özellikleri, zekâsı, parası ve hatta aklımıza gelmeyecek birçok başka özelliği toplum içinde ona “güç” verebiliyor. Küresel ölçekte ise bireylerin rolünü ülkeler oynuyor. Tarih gücün kötüye kullanım alanları konusunda birçok fikir veriyor ama lafı uzatmaya gerek yok. Ana fikri anladınız: Ya toplum bir güce kendini bırakacak, düzeni onun sağlamasına izin verecek, ya da hep birlikte hareket edip kolektif gücü gücünü kötüye kullananlara karşı kullanacak. Savaş, hep kötü güçlerin bastırılması şeklinde anlaşılmış, anlatılmış. Toplumun ve yerkürenin düzenini sağlamak için savaşmış insanoğlu; bir gün Nazi Almanya’sına karşı, diğer bir gün terörizme karşı; başka bir gün mafyaya karşı... Kişiler ve uluslar arası ilişkiler karmaşıklaştıkça hangi gücün iyi hangi gücün kötü olduğu da iyice birbirine karışmış. Buna biraz da abartma tozu eklenince düzenin korunması savaşmak ile eş anlamlı hale gelmiş.

Şimdi, yavaş yavaş savaşın neden bir Madde 22 durumu olduğunu anlamaya başlıyoruz. Diyelim ki, “tamam savaş insanlık için işlevini yerine getirdi, gerekli faydayı sağladık, düzeni koruduk, teknolojik gelişme sağladık, ama savaşın marjinal faydası azalmaya başladı, hadi gelin bu sebeple gömelim tüm silahlarımızı toprağa ve savaşmayı bırakalım. Akıllı yaratıklarız, bugüne kadar öğrendiklerimize dayanarak savaşmadan düzen sağlayalım” dedik. İnsanlığın farkındalık düzeyini değiştirmeyi istedik ve bir ‘paradigma kayması’ yaratmaya çalıştık. İşin güzel tarafı herkes de bunu kabul etti, düzen için çalışmanın savaşmaktan başka yolları olduğunu gördü. (Termodinamiğin ikinci kanununu unutmayın! Çalışmadan, iş üretmeden olmuyor!) Biz de bu sayede savaşı, şiddeti bir kenara koyduk. Oh!

Şimdi bu hipotetik senaryoya bir kötü adam ekleyelim. Bu adam toplumun silahsız ve savaşsız oluşundan faydalanmak üzere bir dizi kötü şey yaparsa ne olur? Haliyle başladığımız yere geri döneriz. Yani genel anlamıyla savaşsız bir dünya sürdürülebilir bir şey olmayabilir.

İşte bir Madde 22 daha: Genel savaş halinden çıkmak için herkesin gücünü kötüye kullanmayı bırakması gerekir. Bunu sağlamak için insanların ve ülkelerin birbiri üzerine güç uygulamalarını sağlayan her şeyin bırakılacağı toplu bir anlaşma yapmak gerekir. Böyle bir anlaşma bir savunmasızlık hali doğurur, bu da gücün kötüye kullanılması için fırsat doğuracağından böyle bir durumda gücünü kötüye kullanabileceklere karşı bir güç oluşturulmalıdır. Böyle bir anlaşma halinde gücünü kötüye kullanmaya niyetli olan biri bu anlaşmayı onaylar ve gücünü kötüye kullanacağını belli etmez. Eğer belli etmiş olsaydı düzeni sağlamak için ona karşı güç kullanılır ve böylece savaşsız bir geleceğe adım atılabilirdi.

Madde 22’nin insanoğlunun bugünkü anlama biçimleriyle oluşturulmuş bir şey olduğu açık. Savaşın kısır döngüsünden çıkmak için tüm insanlığın anlayış biçiminin değişmesi gerekiyor. Tarih boyunca bu türden birçok ‘paradigma kayması’ gerçekleşmiş olduğuna göre sıkıntılı ve uzun bir dönemden sonra bunun da gerçekleşme ihtimali var. Biz yeter ki sistemin düzende kalması için gereken enerjinin üretimi için kaynaklarımızı yavaş yavaş savaştan barışa kaydıralım. Bugüne kadar kimse savaşmak için harcadığı enerjiyi ve kaynakları barış için harcamamış olabilir. Ama bu mümkün gözüküyor. Tabiî eğer bunu da engelleyen bir Madde 22 yoksa!

Joseph Heller ve Madde 22

İkinci Dünya Savaşı sırasında Kuzey Afrika ve İtalya’da en az 60 yeri bombalamış bir adam var. İsmi Joseph Heller. Bu adam, 1961 yılında Madde 22 (Catch-22) adlı bir roman yayımladı. Bu kitap, İthaki Yayınları tarafından, Niran Elçi’nin çevirisiyle, Türkçeye yeniden kazandırıldı. [2] Tahmin edileceği gibi, Madde 22, bir savaş romanı. Yalnız bildiğiniz savaş romanlarından değil. Her savaş romanı içinde trajediler barındırır elbet; yine de çoğu bir tür zaferi anlatır: Neyin ve kimin zaferi olduğu belli olmayan bir zaferi! Bu tür eserlerden farklı olarak, Heller, bize sadece ve sadece savaşın ne kadar saçma bir şey olduğunu anlatıyor. İçine girdiğimiz kısır döngüye ışık tutuyor ve savaşı tiye alıyor.

Heller’in Madde 22’si içinden bir türlü çıkamadığımız savaş durumuna yeni bir ışıkla bakmanızı sağlayacak. Kitap, o kadar gerçek bir çıkmaza işaret ediyor ki, okurken (bu ağlanacak halimize) güleceksiniz. Lütfen, gülerken termodinamiğin ikinci kanununu aklınızdan çıkarmayın. Hatta mümkünse Madde 22’den kaçış yolları hakkında biraz düşünün.

İyi okumalar.

Notlar:
[1] Heller, Joseph (1961 [1995]) Catch-22, New York: Everyman’s Library. sf. 55 – 56. Bu özet çeviri bana aittir.
[2] Bu kitap, daha önce, 1992 yılında, Yapı Kredi Yayınları tarafından Levent Denizci’nin çevirisi ile yayımlanmıştı.

Posted by N. Emrah AYDINONAT Perşembe, Temmuz 27, 2006 0 yorum Bu yazıya verilen bağlantılar  



Dünya Düzdür - The Flat World (Thomas L. Friedman)

Thomas L. Friedman
Dünya Düzdür: Yirmi Birinci Yüzyılın Kısa Tarihi
Çeviren: Levent Cinemre
2006, İstanbul, Boyner Yayınları

[Bu, Öküzün Boynuzlarındaki Dünya başlıklı yazının özetidir. Zamanınız varsa yazı burada.]

Pulitzer ödüllü Thomas Friedman’ın ABD’de en çok satanlar listesinden uzun süre çıkmayan kitabındaki iddiası şu: Dünya Düzleşiyor! Düzleşmenin ardındaki temel ilke ise şu: her geçen gün kimin elinin kimin cebinde olduğu gittikçe belirsizleşiyor. Bir tarafta, Hindistan’daki gençler takma isimlerle büyük bir ABD şirketinin müşterilerine telefonla destek hizmeti verirken; öte tarafta doktorlar hastalarının CAT ya da MRI taramalarını Internet üzerinden başka bir doktora gönderip süratle ikinci bir görüş alabiliyorlar. Beri tarafta ise, bir arkadaşınız cep telefonu ile çektiği tatil resimlerini size e-postalayarak sinirlerinizi bozabiliyor.

Kişisel bilgisayarların yaygınlaşması ve Internet’in genişlemesi malumata (enformasyona) erişimi iyice kolaylaştırdı. Akşam gelecek misafirler için yemek tarifini artık annemizden değil, ismini vermek istemediğimiz bir web sitesinden alıyoruz. Zamane akademisyenleri, akademik dergilere, ekonomik verilere, sosyal göstergelere ve pek tabii ki akıllarına gelen diğer her şeye Internet aracılığıyla ulaşıyorlar. Netscape’in geliştirilmesiyle geniş kitleleri etkileyen bir süreç sonucu, tüm Internet dostları olarak koca dünyada kucak kucağa oturuyoruz. Dünya düzleşirken nerede olduğumuz değil, ne kadar hızlı bir Internet bağlantısına sahip olduğumuz önemli hale geldi. Ya da Scott Adams’ın deyimiyle ‘erkeklik’ artık Internet bant genişliği ile ölçülür oldu. Bütün bunlar veriyken Friedman’ın dünya düzleşiyor iddiasında önemli bir gerçeklik payı olduğunu reddedemeyiz. Son on yıl içinde Internet başında geçirdiğiniz zamanın nasıl arttığını hatırlarsanız buna hak vereceksiniz.

Friedman’a göre dünyanın düzleşmesi insanları birbirlerine yaklaştırıyor. Bu doğru olsa da benzer süreçlerin insanları birbirinden uzaklaştırabileceğini de unutmamak lazım. Şöyle bir etrafınıza bakınca hemen göreceğiniz gibi, artık insanlar evlerinden çıkmadan âşık olup, Internet üzerinden evleniyor, çocuklarıyla ‘chat’leşip, arkadaşlarıyla sanal gezintiye çıkıyor. Haklısınız, mucizevî bir şekilde karşılaştığınız birine âşık olmak, büyük bir orduevi salonunda cümbür cemaat evlenmek, çocuklarla maç seyretmek ve sandal gezintisine çıkmak bu türün üyelerine çok daha uygunmuş gibi görünüyor. Ama artık yapacak bir şey yok. Ok yaydan çıkmış, sosyal evrimin kuvvetleri seçimini yapmış ve en önemlisi de dünyayı dümdüz eden idealizm ‘yıka ve çık’ amaçlı hepsi bir arada sanat eserlerini çoktan keşfetmiş durumda… Dünya düzleşirken, insanları da düzleştiriyor. Friedman’ın atladığı noktalardan biri bu.

Genelde, Friedman, dünyanın düzleşmesini keyifle karşılıyor ve mutluğa bu sayede yelken açacağımızı düşünüyor. Ne var ki, düzleşen bir dünyada mutluluğa doğru yelken açarken dikkat etmemiz gereken bir şey daha var: tepsinin kenarından düşüp karanlıklara karışmamak. Gerçek şu ki, yerkürenin tamamının düzleştiğini söylememiz olanaksız. Zaten Friedman da kitabın sonlarına doğru bu konuyu gündeme getiriyor, dünyanın tamamının düz olmadığını ve her yerin refaha ulaşacağını garanti edemeyeceğini söylüyor. Yine de Friedman’ın penceresinden dünya güzel gözüküyor. O, Orta Doğu’nun, Afrika’nın ve dahi Latin Amerika’nın, ABD’ye benzemesinin çok iyi olacağını ama bunun gerçekleşmesi için dünyanın düz/aydınlık kısmında yaşayanların, dünyanın yuvarlak ve karanlık bölgesinde yaşayanlara yardım etmesi gerektiğini düşünüyor. Tüm bunları anlatırken, bir taraftan da Bill Gates’in dünyaya nasıl yardım ettiğini anlatıyor. Friedman, siyaseten doğru bir yaklaşım sergilemeye çalışsa da satır aralarından anlıyoruz ki, o, dünyanın karanlık bölgesinden çok Bill Gates’in aydınlık yüzü ile ilgileniyor.

Friedman’a göre, Müslümanlar batıya baktıklarında sadece Britney Spears ve Paris Hilton gibi ikonları görüyorlar ve onların temsil ettiği şeyleri hedef gösteriyorlar, ama neden batının bu kadar kuvvetli olduğu konusunda düşünmüyorlar. Yani diyor ki, bizim Spears ve Hilton’dan başka Bill Gates’imiz, Coca Cola’mız var. (Bir araştırmaya göre Bill Gates öncülüğündeki dünya Coca Cola içerken Google’da en çok ‘Britney Spears’ı arıyormuş.) Friedman, Müslümanların bir türlü düzleşememesini, neden zayıf olduklarını düşünmemelerine ve otoriter rejimlere bağlıyor. Ona göre, Müslümanlar bir yerlerde bir yanlış yapıyor ve bu yanlış her neyse ondan vazgeçmedikçe bir türlü düzleşemeyecekler. (Bana sorarsanız Google’da Britney Spears arayanlar da bir yerde hata yapıyorlar ama gelin konuyu dağıtmayalım.)

Dünyanın bir kısmının kaçınılmaz bir şekilde birbirine yaklaştığı apaçık ortadadır. Eğer Friedman’ı izleyip buna düzleşme dersek, dünyanın bir kısmının düzleştiği doğrudur. Ancak teknolojik ilerlemenin, bize kendi başına iyiyi ve doğruyu sunacağını düşünmek de düpedüz saflık olur. Dünyanın başındaki sorunlar, Friedman’ın sandığı gibi, iyi yöndeki gelişmeleri görmemizi engelleyen pürüzler değil, aksine Friedman’ın “gelişme” dediği şeyin sonucudur. Bu sebeple “oh iyi ki bilgi toplumunda yaşıyoruz” diye oturup keyif çatmanın âlemi yoktur. Düzleşme veya genel anlamıyla küreselleşme, bizi çok kültürlü adaletli bir dünyaya da götürebilir, yoz kültürlü eşitsiz bir dünyaya da. Bu sebeple, dünyanın düzleşmesine bakıp Friedman gibi el çırpmak yerine, düzleşmenin kötü sonuçlarını engellemeye çalışmanın yollarını düşünmemizde fayda vardır.

Son olarak, dünya düzleşiyor iddiası, terör ve teröre karşı savaş eylemleri sırasında atılan bombaların düzleştirici etkisini de akla getiriyor. Teröristlerin ve teröre karşı savaşan süper güçlerin, şiddete bu kadar sarılmalarının nedenleri arasında dünyanın düzleşmesi de sayılabilir. Bu eylemlere katılan güçler, bir anlamda, düzleşen dünyanın kimin boynuzları üzerinde duracağını belirlemek için savaşıyorlar. Şu sıralarda dünyanın bu kadar sarsılmasının nedeni belki de budur.

Özetle, ‘Dünya Düzdür’, günümüz sorunlarıyla ilgilenen herkesin ilgiyle okuyabileceği bir kitap. Dünyanın nasıl düzleştiğini anlamak, düzleşmenin kötü etkilerini azaltmanın ilk şartıdır diye düşünüyorsanız, bu kitaba bir göz atın.

Posted by N. Emrah AYDINONAT Çarşamba, Temmuz 26, 2006 0 yorum Bu yazıya verilen bağlantılar